Vitamin, mineral ve flavonoidler protein, yağ ve karbohidratlardan farklı
olarak kalori veren maddeler değildir. Yaşamın sürdürülmesi için bu besin
maddelerinin mutlaka yiyecekler ile dışardan alınması gerekir; yani başka bir
deyişle esansiyel maddelerdir ve insan vücudunda yapılmazlar. Bunlar vücudun
yapı taşlarını oluştururlar ya da vücutta meydana gelen biyokimyasal
olaylara (enzimatik faaliyet, serbest oksijen radikallerinin temizlenmesi vb) etki
ederler.
MİNERALLER
İnsan vücudunun yaklaşık %4'ünü mineraller oluşturur. Bunlar vücutta,
tuzlar, bileşikler ya da iyonik şekilde bulunurlar. Günlük gereksinimi 50 mg'ın
üzerinde olan minerallere makromineraller, altında olanlara ise mikromineraller
denir.
Makromineraller:
Başlıca makromineraller kalsiyum, magnezyum, fosfor,
sodyum, potasyum ve klordur. Günümüz diyetinde sodyumun yüksek, magnezyum,
kalsiyum ve potasyumun düşük olması hipertansiyon, osteoporoz ve
depresyon gibi sorunlara yol açar.
Mikromineraller (eser elementler):
Başlıca mikromineraller demir, çinko,
iyot, selenyum, bakır, mangan, şor, krom ve molibdendir. Eser elementler
erişkinde günlük gereksinimin 50 mg'ın altında olan minerallerdir. En çok eksikliği görülenler demir ve iyottur.
Diğer eser element yetersizlikleri (örneğin çinko) nispeten nadir olup daha
çok prematüre bebeklerde, protein-enerji malnütrisyonunda ve uzun süre parenteral
beslenenlerde ortaya çıkar. İntrauterin yaşamda eser elementlerin
yaklaşık 2/3'ü gebeliğin son 10-12 haftası içinde anneden bebeğe aktarılır. Bu
nedenle parenteral beslenen prematürelerde eser elementlerin tedaviye eklenmesi
gerekir.
VİTAMİNLER
Vitaminler vücutta meydana gelen metabolik reaksiyonların gerçekleşmesinde
rol alan organik bileşiklerdir.
Vitaminler tanım olarak insan hücresinde sentezlenmezler; yani esansiyellerdir
ve yiyeceklerle birlikte dışardan alınmak zorundadırlar. Bir bölüm vitamin
bağırsak şorasındaki bakteriler tarafından üretilirler.
D vitamini, bir vitamin değil, hormondur. Güneş ışınlarının etkisiyle deride
sentezlenirler. K vitamini bağırsak florasında yeterince üretilir ve insanın
ihtiyacını karşılar. Piridoksin, biyotin, niasin ve tiamin bağırsak florasındaki
bakteriler tarafından üretilebilirlerse bile üretim ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. B12 vitamini kalınbağırsak florasında üretilebilirse de reseptörü terminal
ileumda olduğu için işe yaramaz.
Vitaminler eriyebilirliklerine göre iki büyük gruba ayrılırlar (Tablo 1).
Tablo 1. Vitaminlerin sınıflandırılması
Suda Eriyen Vitaminler |
|
A. |
B kompleks vitaminleri
enerji metabolizmasında rolü olanlar |
B1 vitamini
B2 vitamini (riboşavin)
B3 vitamini (Niasin= nikotinik asit)
B5 vitamini(pantotenik asit
Biyotin
|
B. |
B kompleks vitaminleri
Kan yapımında rolü olan vitaminler
|
B12 vitamini (siyanokobalamin)
Folik asit |
C. |
B kompleks vitaminleri
Diğerleri
|
B6 vitamini (piridoksin) |
D |
|
C vitamini (antioksidan) |
| Yağda Eriyen Vitaminler |
|
|
A vitamini (antioksidan)
E vitamini (antioksidan)
D vitamini (kalsiyum metabolizması)
K vitamini (pıhtılaşma mekanizması) |
|
B kompleksi ve C vitamini bu grup içindedir ve büyük moleküllüdürler. C
vitamini haricinde koenzim olarak görev yaparlar. Daha çok taze sebze, meyve
ve hubutatta bulunurlar. B12 vitamini sadece hayvansal gıdalarda bulunur.
Organizmada depolanmadıkları için bunlara karşı olan gereksinim daha
fazladır (günde 4-6 kez yiyecekler ile alınmalıdır). Tek istisna karaciğerde depolanan
B12 vitaminidir.
Fazla alındıklarında idrar ile atılırlar ve bu nedenle genellikle toksik değillerdir.
Isıya (pişirmeye, kaynatılmaya) karşı dayanıklı değildirler ve güneşe
maruz kalırsa bozulurlar. Malabsorpsiyon sendromlarında (B12 haricinde)
emilimleri bozulmaz.
Yağda Eriyen Vitaminler
A, D ve K vitaminleri bu grup içindedirler; küçük moleküllüdürler. Yağda
eriyen vitaminler vücutta depolanırlar ve idrarla atılmazlar. Bu nedenle fazla
miktarda alındıklarında toksik belirtiler ortaya çıkar. Bu vitaminler yağda eridiklerinden
malabsorpsiyon sendromlarında emilimleri bozulur. Pişirmeye ve
ısıya karşı suda eriyen vitaminlere göre daha dayanıklıdırlar.
A, D ve K vitaminleri et, süt, yumurta, hayvani yağlar gibi hayvani gıdalarda
bulunur. E vitamininin temel kaynağını tohumlu gıdalar ve bunların
yağları (ayçiçeği, soya, fındık) oluşturur. K vitamini bağırsak florasında üretilir.
Ayrıca yeşil yapraklı sebzelerde de bulunur. A vitamininin öncüsü olan beta
karoten yeşil ve sarı sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunur.
Vitamin Takviyesi Gerekebilen Durumlar
Dengeli beslenen ve yeteri kadar güneşe maruz bırakılan kişilerde vitamin
takviyesi gerekmez. Fakat risk altında olan kişilerde (prematürite, intrauterin
malnütrisyon, adolesan dönemi, kronik hastalıklar, gebelik) diyete vitamin eklenmesi
gerekebilir.
Vitamin Eksikliklerinden Korunma
Vitaminlerden maksimal yarar sağlamak için yemek sularının atılmaması,
yemeklerin aşırı pişirilmemesi, sebze ve meyvelerin taze tüketilmesi ve günde
3-6 öğün alınması, ve esmer ekmek yenilmesi (B1 vitamini) gerekir.
YAĞ ASİTLERİ
Poliansatüre yağ asitleri olan omega-3 yağ asitleri, omega-6 yağ asitleri ile
birlikte esansiyel yağ asitlerini oluştururlar. Esansiyel yağ asidi eksikliğinde
dermatit, saç dökülmesi, görme bozuklukları, yara iyileşmesinde gecikme ve
büyüme geriliği olur.
Omega-3 yağ asitlerinin kaynağını alfa-linolenik asit (ALA) oluşturur.
ALA, 18 karbonlu olup, 3 çifte bağ içerir; ilk çifte bağı metil grubuna en yakın
3. karbondadır (o nedenle omega-3 adı verilir, C18:3: w-6). Alfa-linolenik asit
insan vücudunda bulunan desatüraz ve elongazlar ile ekozapentanoik asit
=EPA (C20:5: w-3) ve dokozapentanoik asit=DHEA (C22:6: w-3) gibi metabolitlere
dönüşür.
Omega-6 yağ asitleri ise kaynağını linoleik asitten (LA) alır. Linoleik asidin
metabolitleri ise dihomo-gamma-linoleik asit (DGLA) ve araşidonik asittir.
Poliansatüre yağ asitleri olan omega-6 ve omega-3 yağ asitlerinin membran
yapısının oluşumunda çok önemli görevleri vardır. Membranların yıkı
mında ya da diyette alındıklarında kanda birçok omega-3 ve omega-6 kaynaklı
metabolitlerin düzeyi artar. Omega-6 yağ asitleri enflamatuvar, hiperaljezik,
trombotik ve mitojenik özelliklere sahiptir. Aslında vücudun bu özelliklere ihtiyacı
vardır. Fakat bunların aşırı etkileri de dizginlenmelidir. İşte omega-3
yağ asitleri antienflamatuvar, analjezik, antitrombotik ve antimitojenik özellikleri
ile Omega-6 metabolitlerinin etkilerini dizginlerler (Tablo 2).
Tablo 2. Poliansatüre yağ asitleri
| |
II. Grup Prostaglandinler (omega-6) |
III. Grup Prostaglandinler (omega-3) |
| Kaynak |
Linoleik asit (LA) > Dihomogamma
linoleik asit (DGLA) >
Araşidonik asit |
Aminolevülinik asit (ALA)>
Eikozahekzoenoik asit (EHA) |
| Metabolit |
PGE2, PGF2a, PGD2, prostasiklin
(PGI2), trombaksan (TXA)2
Lökotrien 4 grubu |
PGE3, PGH3, PGI3, TXA3
Lökotrien 5 grubu |
| Etkiler |
• Enflamatuvar
• Hiperaljezik
• Trombotik
• Mitojenik |
• Antienflamatuvar
• Analjezik
• Antitrombotik
• Antimitojenik |
Omega-3 yağ asitleri daha çok balık, merada beslenen hayvan eti, özgür
dolaşan kümes hayvanlarının yumurtası ve keten tohumu yağlarında bulunur.
Omega-6 yağ asitleri ise en çok mısır, soya, pamuk, ayçiçeği gibi yağlarda
bulunur. Taş devri diyetinde w-6: w-3 oranı yaklaşık 1:1 idi.
Fakat son 50-
100 yılda serum kolesterol düzeylerini düşürmek (?) amacı ile (mısır, soya, pamuk,
ayçiçeği gibi yağların aşırı kullanılması, buna karşılık balık ve lahana
marul gibi yeşil sebzelerin daha az tüketilmesi ile bu oran 20-50:1’e kadar çıkmıştır.
Omega-3 yağ asitleri antienflamatuvar, antitrombotik, antiaritmik, antimitojenik
hipolipemik, ve vazodilatatör etkilere sahiptir. Bu özellikleri ile koroner
kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diabet, ülseratif kolit, romatoid artrit,
depresyon, çeşitli kanserler ve kronik obstrüktif akciğer hastalıklarının önlenmesinde
potansiyel etkiye sahiptir.
ÖNEMLİ BAZI MİNERAL VE VİTAMİN EKSİKLİKLERİ
Flor
İçme sularında yeteri kadar flor yoksa (0.3-0.6 ppm’den az) bu durumun
diş çürümelerine yol açtığı iddia edilmiştir. Türkiyede içilen suların %90’ından
fazlasında flor düşük orandadır.
Flor takviyesinin yapılıp yapılmaması ise
son derece tartışmalı bir konudur. Flor gelişigüzel kullanılmamalıdır. Çünkü
tedavi edici dozlar ile toksik dozlar arasındaki sınır fazla değildir. Flor toksisitesi
dişlerde siyah lekelenmeler (florozis), kemik ve diş bozuklukları olur.
Flor atmıştan fazla enzimi inaktive eder ve immün sistemi deprese eder; ayrıca kanserojen özelliklere de sahiptir. Lokal olarak uygulanan florun zararı az
olabilir. Fakat çocuklar gerek tabletleri gerekse diş macunu içindeki floru yutmaktadırlar.
Amerikan Pediatri Akademisi 16 yaşına kadar flor takviyesi önermektedir.
Bu makalenin yazarı da dahil olmak üzere bazı hekimler flor takviyesinin zararlı
olduğunu düşünmektedirler.
Eğer flor takviyesi yapılacaksa aşağıdaki noktalar mutlaka göz önüne alınmalıdır. Hayatın ilk altı ayında flor takviyesi kesinlikle yapılmamalıdır. Aksi
halde sürmekte olan diş yapısı bozulabilir. Eğer içme sularında yeteri kadar
flor miktarı düşük ise, florlu diş macunları kullanılmıyorsa ve çay, balık çorbası
gibi flordan zengin gıdalar az alınıyor ise flor takviyesi düşünülebilir.
D Vitamini
Normal koşullarda anne sütündeki D vitamini bebek için yeterlidir. Fakat
ülkemizde olduğu gibi annenin D vitamini depolarının düşük oluşu nedeni ile
bebeğin D vitamini deposunun fakir olması ve bebeğin yeteri kadar güneşlendirilmemesi
halinde anne sütündeki D vitamini bebeği rahitisten koruyamaz.
Bu nedenle her sağlıklı bebeğe rahitisten korunma amacı ile en az bir yaşına kadar 400-1000 Ü/gün D vitamini verilmelidir. 2-4 aylar arasında tek doz
oral 300.000 Ü D vitamini de aynı derecede etkin olup kullanılması daha kolaydır.
KAYNAKLAR
1. Connor WE. The importance of n-3 fatty acids in health and disease. Am J Clin Nutr 2000; 71(1 Suppl): 171S-5S.
2. Aydın A, Ilıkkan B, Haktan M, Kavunoğlu G. Doğum sırasında annelerdeki D vitamini düzeyi ve bu düzeylerin
mevsimlerle ilişkisi. XXVII. Türk Pediatri Kongresi Kitabı, Ünal Ofset 1988; 53.
3. Yalvaç S, Aydın A. İstanbul’un çeşitli ilçe ve belde belediyelerinde kullanılan şebeke, sokak çeşmesi kuyu ve istasyon
sularındaki şuorür düzeyleri. Türk Pediatri Arşivi 2000; 35: 78-86.
|