TC Sağlık Bakanlığı Küçükköy Sağlık Ocağı Resmi Web Sitesidir
Ana Sayfa Hizmetlerimiz Güncel Bebeğiniz Sigara İstatistikler Aşı Takviminiz
    
 

Vitamin ve Mineraller
Prof. Dr. Ahmet Aydın

 
 

Sağlam Çocuk İzlemi

Sağlıklı Yenidoğan ve Bakımı

Büyümenin İzlenmesi

Nöromotor ve Psikososyal Gelişme

Doğal Beslenme

Yapay Beslenme ve Ek Gıdalar

Vitamin ve Mineraller

Vitamin, mineral ve flavonoidler protein, yağ ve karbohidratlardan farklı olarak kalori veren maddeler değildir. Yaşamın sürdürülmesi için bu besin maddelerinin mutlaka yiyecekler ile dışardan alınması gerekir; yani başka bir deyişle esansiyel maddelerdir ve insan vücudunda yapılmazlar. Bunlar vücudun yapı taşlarını oluştururlar ya da vücutta meydana gelen biyokimyasal olaylara (enzimatik faaliyet, serbest oksijen radikallerinin temizlenmesi vb) etki ederler.


MİNERALLER


İnsan vücudunun yaklaşık %4'ünü mineraller oluşturur. Bunlar vücutta, tuzlar, bileşikler ya da iyonik şekilde bulunurlar. Günlük gereksinimi 50 mg'ın üzerinde olan minerallere makromineraller, altında olanlara ise mikromineraller denir.


Makromineraller:

Başlıca makromineraller kalsiyum, magnezyum, fosfor, sodyum, potasyum ve klordur. Günümüz diyetinde sodyumun yüksek, magnezyum, kalsiyum ve potasyumun düşük olması hipertansiyon, osteoporoz ve
depresyon gibi sorunlara yol açar.


Mikromineraller (eser elementler):

Başlıca mikromineraller demir, çinko, iyot, selenyum, bakır, mangan, şor, krom ve molibdendir. Eser elementler
erişkinde günlük gereksinimin 50 mg'ın altında olan minerallerdir. En çok eksikliği görülenler demir ve iyottur.
Diğer eser element yetersizlikleri (örneğin çinko) nispeten nadir olup daha çok prematüre bebeklerde, protein-enerji malnütrisyonunda ve uzun süre parenteral beslenenlerde ortaya çıkar. İntrauterin yaşamda eser elementlerin yaklaşık 2/3'ü gebeliğin son 10-12 haftası içinde anneden bebeğe aktarılır. Bu nedenle parenteral beslenen prematürelerde eser elementlerin tedaviye eklenmesi gerekir.

VİTAMİNLER


Vitaminler vücutta meydana gelen metabolik reaksiyonların gerçekleşmesinde rol alan organik bileşiklerdir.
Vitaminler tanım olarak insan hücresinde sentezlenmezler; yani esansiyellerdir ve yiyeceklerle birlikte dışardan alınmak zorundadırlar. Bir bölüm vitamin bağırsak şorasındaki bakteriler tarafından üretilirler.


D vitamini, bir vitamin değil, hormondur. Güneş ışınlarının etkisiyle deride sentezlenirler. K vitamini bağırsak florasında yeterince üretilir ve insanın ihtiyacını karşılar. Piridoksin, biyotin, niasin ve tiamin bağırsak florasındaki
bakteriler tarafından üretilebilirlerse bile üretim ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. B12 vitamini kalınbağırsak florasında üretilebilirse de reseptörü terminal ileumda olduğu için işe yaramaz. Vitaminler eriyebilirliklerine göre iki büyük gruba ayrılırlar (Tablo 1).

Tablo 1. Vitaminlerin sınıflandırılması

Suda Eriyen Vitaminler
 
A.
B kompleks vitaminleri
enerji metabolizmasında rolü olanlar

B1 vitamini
B2 vitamini (riboşavin)
B3 vitamini (Niasin= nikotinik asit)
B5 vitamini(pantotenik asit
Biyotin

 

B.

B kompleks vitaminleri
Kan yapımında rolü olan vitaminler

 

B12 vitamini (siyanokobalamin)
Folik asit
C.

B kompleks vitaminleri
Diğerleri

 

B6 vitamini (piridoksin)
D

 

 

C vitamini (antioksidan)
Yağda Eriyen Vitaminler  
A vitamini (antioksidan)
E vitamini (antioksidan)
D vitamini (kalsiyum metabolizması)
K vitamini (pıhtılaşma mekanizması)


 

B kompleksi ve C vitamini bu grup içindedir ve büyük moleküllüdürler. C vitamini haricinde koenzim olarak görev yaparlar. Daha çok taze sebze, meyve ve hubutatta bulunurlar. B12 vitamini sadece hayvansal gıdalarda bulunur.


Organizmada depolanmadıkları için bunlara karşı olan gereksinim daha fazladır (günde 4-6 kez yiyecekler ile alınmalıdır). Tek istisna karaciğerde depolanan B12 vitaminidir.

Fazla alındıklarında idrar ile atılırlar ve bu nedenle genellikle toksik değillerdir. Isıya (pişirmeye, kaynatılmaya) karşı dayanıklı değildirler ve güneşe maruz kalırsa bozulurlar. Malabsorpsiyon sendromlarında (B12 haricinde)
emilimleri bozulmaz.


Yağda Eriyen Vitaminler


A, D ve K vitaminleri bu grup içindedirler; küçük moleküllüdürler. Yağda eriyen vitaminler vücutta depolanırlar ve idrarla atılmazlar. Bu nedenle fazla miktarda alındıklarında toksik belirtiler ortaya çıkar. Bu vitaminler yağda eridiklerinden malabsorpsiyon sendromlarında emilimleri bozulur. Pişirmeye ve ısıya karşı suda eriyen vitaminlere göre daha dayanıklıdırlar.


A, D ve K vitaminleri et, süt, yumurta, hayvani yağlar gibi hayvani gıdalarda bulunur. E vitamininin temel kaynağını tohumlu gıdalar ve bunların yağları (ayçiçeği, soya, fındık) oluşturur. K vitamini bağırsak florasında üretilir.


Ayrıca yeşil yapraklı sebzelerde de bulunur. A vitamininin öncüsü olan beta karoten yeşil ve sarı sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunur.


Vitamin Takviyesi Gerekebilen Durumlar


Dengeli beslenen ve yeteri kadar güneşe maruz bırakılan kişilerde vitamin takviyesi gerekmez. Fakat risk altında olan kişilerde (prematürite, intrauterin malnütrisyon, adolesan dönemi, kronik hastalıklar, gebelik) diyete vitamin eklenmesi gerekebilir.


Vitamin Eksikliklerinden Korunma


Vitaminlerden maksimal yarar sağlamak için yemek sularının atılmaması, yemeklerin aşırı pişirilmemesi, sebze ve meyvelerin taze tüketilmesi ve günde 3-6 öğün alınması, ve esmer ekmek yenilmesi (B1 vitamini) gerekir.


YAĞ ASİTLERİ


Poliansatüre yağ asitleri olan omega-3 yağ asitleri, omega-6 yağ asitleri ile birlikte esansiyel yağ asitlerini oluştururlar. Esansiyel yağ asidi eksikliğinde dermatit, saç dökülmesi, görme bozuklukları, yara iyileşmesinde gecikme ve büyüme geriliği olur.


Omega-3 yağ asitlerinin kaynağını alfa-linolenik asit (ALA) oluşturur. ALA, 18 karbonlu olup, 3 çifte bağ içerir; ilk çifte bağı metil grubuna en yakın 3. karbondadır (o nedenle omega-3 adı verilir, C18:3: w-6). Alfa-linolenik asit
insan vücudunda bulunan desatüraz ve elongazlar ile ekozapentanoik asit =EPA (C20:5: w-3) ve dokozapentanoik asit=DHEA (C22:6: w-3) gibi metabolitlere dönüşür.

Omega-6 yağ asitleri ise kaynağını linoleik asitten (LA) alır. Linoleik asidin metabolitleri ise dihomo-gamma-linoleik asit (DGLA) ve araşidonik asittir. Poliansatüre yağ asitleri olan omega-6 ve omega-3 yağ asitlerinin membran yapısının oluşumunda çok önemli görevleri vardır. Membranların yıkı mında ya da diyette alındıklarında kanda birçok omega-3 ve omega-6 kaynaklı metabolitlerin düzeyi artar. Omega-6 yağ asitleri enflamatuvar, hiperaljezik, trombotik ve mitojenik özelliklere sahiptir. Aslında vücudun bu özelliklere ihtiyacı vardır. Fakat bunların aşırı etkileri de dizginlenmelidir. İşte omega-3 yağ asitleri antienflamatuvar, analjezik, antitrombotik ve antimitojenik özellikleri ile Omega-6 metabolitlerinin etkilerini dizginlerler (Tablo 2).

Tablo 2. Poliansatüre yağ asitleri

 
II. Grup Prostaglandinler (omega-6)
III. Grup Prostaglandinler (omega-3)
Kaynak Linoleik asit (LA) > Dihomogamma linoleik asit (DGLA) > Araşidonik asit Aminolevülinik asit (ALA)>
Eikozahekzoenoik asit (EHA)
Metabolit PGE2, PGF2a, PGD2, prostasiklin
(PGI2), trombaksan (TXA)2
Lökotrien 4 grubu
PGE3, PGH3, PGI3, TXA3
Lökotrien 5 grubu
Etkiler • Enflamatuvar
• Hiperaljezik
• Trombotik
• Mitojenik
• Antienflamatuvar
• Analjezik
• Antitrombotik
• Antimitojenik

 

Omega-3 yağ asitleri daha çok balık, merada beslenen hayvan eti, özgür dolaşan kümes hayvanlarının yumurtası ve keten tohumu yağlarında bulunur.
Omega-6 yağ asitleri ise en çok mısır, soya, pamuk, ayçiçeği gibi yağlarda bulunur. Taş devri diyetinde w-6: w-3 oranı yaklaşık 1:1 idi.

Fakat son 50- 100 yılda serum kolesterol düzeylerini düşürmek (?) amacı ile (mısır, soya, pamuk, ayçiçeği gibi yağların aşırı kullanılması, buna karşılık balık ve lahana marul gibi yeşil sebzelerin daha az tüketilmesi ile bu oran 20-50:1’e kadar çıkmıştır.


Omega-3 yağ asitleri antienflamatuvar, antitrombotik, antiaritmik, antimitojenik hipolipemik, ve vazodilatatör etkilere sahiptir. Bu özellikleri ile koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, tip 2 diabet, ülseratif kolit, romatoid artrit, depresyon, çeşitli kanserler ve kronik obstrüktif akciğer hastalıklarının önlenmesinde potansiyel etkiye sahiptir.

ÖNEMLİ BAZI MİNERAL VE VİTAMİN EKSİKLİKLERİ


Flor
İçme sularında yeteri kadar flor yoksa (0.3-0.6 ppm’den az) bu durumun diş çürümelerine yol açtığı iddia edilmiştir. Türkiyede içilen suların %90’ından fazlasında flor düşük orandadır.

Flor takviyesinin yapılıp yapılmaması ise son derece tartışmalı bir konudur. Flor gelişigüzel kullanılmamalıdır. Çünkü tedavi edici dozlar ile toksik dozlar arasındaki sınır fazla değildir. Flor toksisitesi dişlerde siyah lekelenmeler (florozis), kemik ve diş bozuklukları olur.
Flor atmıştan fazla enzimi inaktive eder ve immün sistemi deprese eder; ayrıca kanserojen özelliklere de sahiptir. Lokal olarak uygulanan florun zararı az olabilir. Fakat çocuklar gerek tabletleri gerekse diş macunu içindeki floru yutmaktadırlar.


Amerikan Pediatri Akademisi 16 yaşına kadar flor takviyesi önermektedir.


Bu makalenin yazarı da dahil olmak üzere bazı hekimler flor takviyesinin zararlı olduğunu düşünmektedirler.
Eğer flor takviyesi yapılacaksa aşağıdaki noktalar mutlaka göz önüne alınmalıdır. Hayatın ilk altı ayında flor takviyesi kesinlikle yapılmamalıdır. Aksi halde sürmekte olan diş yapısı bozulabilir. Eğer içme sularında yeteri kadar flor miktarı düşük ise, florlu diş macunları kullanılmıyorsa ve çay, balık çorbası gibi flordan zengin gıdalar az alınıyor ise flor takviyesi düşünülebilir.


D Vitamini


Normal koşullarda anne sütündeki D vitamini bebek için yeterlidir. Fakat ülkemizde olduğu gibi annenin D vitamini depolarının düşük oluşu nedeni ile bebeğin D vitamini deposunun fakir olması ve bebeğin yeteri kadar güneşlendirilmemesi halinde anne sütündeki D vitamini bebeği rahitisten koruyamaz.


Bu nedenle her sağlıklı bebeğe rahitisten korunma amacı ile en az bir yaşına kadar 400-1000 Ü/gün D vitamini verilmelidir. 2-4 aylar arasında tek doz oral 300.000 Ü D vitamini de aynı derecede etkin olup kullanılması daha kolaydır.


KAYNAKLAR
1. Connor WE. The importance of n-3 fatty acids in health and disease. Am J Clin Nutr 2000; 71(1 Suppl): 171S-5S.
2. Aydın A, Ilıkkan B, Haktan M, Kavunoğlu G. Doğum sırasında annelerdeki D vitamini düzeyi ve bu düzeylerin
mevsimlerle ilişkisi. XXVII. Türk Pediatri Kongresi Kitabı, Ünal Ofset 1988; 53.
3. Yalvaç S, Aydın A. İstanbul’un çeşitli ilçe ve belde belediyelerinde kullanılan şebeke, sokak çeşmesi kuyu ve istasyon
sularındaki şuorür düzeyleri. Türk Pediatri Arşivi 2000; 35: 78-86.



 
     
 

Ana Sayfa | Bizler | Sarımsaklı | Ayvalık | Bakanlık | Müdürlük | @ Posta